Ben kimim?

Fotoğrafım
1961, Eskişehir Sivrihisar doğumluyum. Liseyi Kabataş Erkek Lisesi'nde, üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okudum. Anesteziyoloji ve Reanimasyon eğitimimi GATA'da tamamladım. 1993 Eylül'ünden 2011 Şubatına dek Çukurova Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji Anabilim Dalı'nda çalıştım. 15 Şubat 2011 tarihi itibariyle emekli olup İstanbul'a yerleştim.

26 Aralık 2011 Pazartesi

KILIÇLI KÖYÜ - KURNAKÖY YÜRÜYÜŞÜ

25 Aralık 2011, Pazar günü, Ayakizleri grubunun Kılıçlı Köyü - Kurnaköy yürüyüşüne katıldık.
Sabah 07.00'de Metrocity önünden bindiğimiz midibüs Beykoz sırtlarında Kılıçlıköy'de diğer midibüs ve otobüs ile buluştu. Kahvaltı sonrasında çamurlara bata çıka 4 saatlik bir yürüyüş ve Kurnaköy'ün sahilinde bizi bekleyen hamsi ızgara ve kendi getirdiğimiz şarap ile günü bitirip akşamüstü 18.00 gibi tekrar Metrocity'de midibüsümüzden indik.











Resim yazısı ekle

Fransızlar hep haksızdı ve hep yenildi

Birinci ve İkinci Haçlı Seferi sonucunda Kudüs’ü ellerinde tutamayan Hıristiyanlar, İngiliz Arslan Yürekli Richard ve Fransız Kralı 2. Philip öncülüğünde Üçüncü Haçlı Seferi’ni düzenledi. Richard ülkesine döndü ise de, 2. Philip, Türklerin ve Müslümanların elinde kaldı. Beşinci Haçlı Seferini Fransız Kralı Louis (Saint) başlattı. Hedef,Kahire üzerinden Kudüs’e gitmekti; olmadı. Louis ve tüm ordusu esir alındı; yüklü fidye karşılığında ülkelerine dönmelerine izin verildi. Haçlı Seferlerinde toplam 3 milyon kişi can verdi.
1562-98 yılları arasında, Fransız Katolikleri ve Protestanları birbirine girdi; 3 milyon Fransız öldü.

İlk soykırımları
1208’de Hıristiyanlığı farklı biçimde yorumladıkları için, Güney Fransa’daki Catharlara karşı birsoykırım başlatıldı. 1229’da, 6. Louis kendi ülkesinin güneyinde yaşayan Catharlara bir Haçlı Seferi(Albigensian Crusade) düzenledi ve hepsini kesti. Bu savaşlardaki ölü sayısı 1 milyon kişi olarak kabul ediliyor.
İngilizler ve Fransızlar arasında 1337 ila 1453 yılları arasında yapılan 100 Yıl Savaşları’ndaki ölü sayısı, en az 3.5 milyon kişi idi. İngilizler, Poitiers savaşında esir aldıkları Fransız Kralı John ve oğlunu ülkelerine getirdiler ve teşhir ettiler. John, 1364’te Londra’da öldü. 1415’de Fransa’yı işgal eden 5.Henri, Fransız Kralı 6. Charles (Deli Charles)’i öldüğünde tacını İngilizlere bırakmaya razı etti. 1422’de İngilizler, Paris’i işgal ettiler. Bu işgal, 1429’da 8. Charles Fransa Kralı oluncaya kadar sürdü. 1451’de İngilizler iç karışıklıklar nedeniyle, Fransa’yı terk etmek zorunda kaldı. 100 Yıl Savaşları başlarken Fransa’nın nüfusu 20 milyon kişi iken, bittiğinde 10 milyon kişiye inmişti. Savaşlar sırasındaki salgın hastalıklar, kayıpların temel nedeni idi. Fransa, bu savaşlarda asil aile nüfusunun % 40’ını kaybetti.

İkinci soykırımları: köle ticareti
Bundan sonraki 300 yılda 16 milyon Afrikalının katledildiği köle ticaretinde Fransa baş rolü oynadı. Bu dönemde Fransa, gittikçe güçlenmiş ve Dünyanın lider ülkesi konumuna gelmişti. Fransa’da köle ticareti, Fransa Devrimi sonrasında 1791’de yasaklandı ama 1794’e kadar sömürgelerde devam etti. Fransız sömürgesi Saint-Domingue(Haiti)’deki 1791 köle ayaklanması sırasında binlerce köle öldürüldülmüş olsa da, Haiti bağımsızlığını aldı.
1802’de Napoleon, kaldırılmış olan kölelik rejimini Fransız sömürgelerinde yeniden uygulamaya başladı. Fransızların sömürgelerdeki kölelik uygulaması, 1848 yılına kadar sürdü. Fransızların ikinci soykırımı da böylece bitmiş oldu. (Bilindiği gibi, Türkler, Osmanlılar ve Müslümanlar hiç bir zaman köle edinmediler.)

Üçüncü soykırımları
Avrupalıların (İngiliz, Fransız ve Hollandalılar), Amerika’daki yerlilere (Kızılderililer) karşı yürüttükleri soykırımda, başrollerden birini de Fransa yüklenmişti. Tarihçi Matthew White’a göre, yapılan 7 büyük Kızılderili soykırımında, salgın hastalıklar,cinayetler ve açlık hariç 15 milyon yerli öldürüldü. Avrupalılar Amerika’ya ayak bastıklarında, yerlilerin sayısı 40 milyon iken, soykırım sonrası 5 milyona düştü.(Bazı tarihçilere göre, Kızılderililer’in nüfusu 145 milyon idi ve 60 milyonu katledildi.)
1562-98 yıları arasında, Fransa’da Katolikler ve Protestanlar arasında çıkan din savaşlarında ölenlerin sayısı 3 milyon kişiyi aştı.
Fransa’nın katıldığı din savaşlarından birisi de, 1616-48 yıları arasında diğer Avrupalılarla (İspanya, Danimarka, İsveç v.s.) birlikte Almanya’ya karşı yürütülen ve 30 Yıl Savaşları olarak bilinen din savaşları idi. Bütün bu savaşlar Fransızların ne denli fanatik ve toleranstan uzak olduklarını gösteriyor.
Fransa, Avusturya’ya karşı Prusya ile birlikte 1740-48 arasında yürüttüğü hegemonya savaşını da, İngilizlerin Avusturya’yı tutması sonucu kaybetti.
Dünyayı ele geçirmek üzere yola çıkan Napoleon’un Savaşları, tarihte İkinci ve Birinci Dünya Savaşlarından sonra en çok zayiat verilen savaşlar olarak biliniyor. Napoleon savaşlarında 4 milyon kişi öldü; sonuç yine hüsran oldu.
1830-47 yıllarında Cezayir’i ele geçiren Fransız güçleri, 775.000’nin ölümüne sebep oldu. Savaş, Cezayirli tacirlere olan Fransız borçlarının istenmesi üzerine çıkarılmıştı. 1837’de Constantine şehrinde, bir günde 20.000 Arap katledildi. 1845’te Fransız Albay Pelissier, bir mağaraya karbon monoksit vererek, 500 çocuk, kadın ve erkeğin ölümüne neden oldu. Bu kıyım, Fransa’da bile protestolarla karşılandı.

Yaman Törüner - Milliyet (26 Aralık 2011)

Kim kaç kişiyi öldürdü...

Dünyada yaşanan en ölümcül olay 2. Dünya Savaşı oldu. Bu savaşta, 66 milyon kişinin öldüğü hesaplanıyor. O dönemdeki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, ülkemizi savaşa sokmamakla yaklaşık 4 milyon Türk vatandaşının hayatını kurtarmış oldu. İstiklal Savaşımız sırasında Türklerin ve Yunanlıların toplam zayiatının 400 bin kişi olduğu düşünülürse, bu savaşa girilmemekle kurtarılan insan sayısı anlaşılabilir.
İnsanlık tarihinin en büyük insan kıyımlarının ikincisi, Cengiz Han’ın 13. yüzyılda gerçekleştirdiği 40 milyon kişiye varan karşılıklı kıyımdır. Yine,Çin’e komünizmi getiren Mao Zedong’un 1949-1976 yılları arasında 40 milyon vatandaşının ölümüne neden olduğu biliniyor.

27 milyon Hintli ölüme terk edildi
Yukarıdaki rakamlar iç savaş veya genel savaş sırasında verilen zayiatı gösteriyor. Ama, bunların çok daha ötesinde hiç bir savaş olmadan aç bırakılarak ölmesine göz yumulan 27 milyon Hintlinin kaybı, insanlık tarihinin dördüncü büyük kıyımı olarak yerini alıyor. Ölümler, İngilizlerin Hindistan’ı sömürge olarak kullandıkları 1769-70, 1876-79, 1896-1900 yılları arasında toplam 11 yıl içinde oldu. İngilizler, Hindistan halkına ürettirdikleri hububatın tümüne el koyup, halka yaşayacakları kadar bile yiyecek vermeyince bu kıyım ortaya çıktı. Bu kıyımdan hala dünya tarihçilerinin birçoğunun haberi bile olmadığı için kıyım nedeniyle İngiltere kınanmıyor.

38 milyon köle öldü
Köle ticareti sırasında 7. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar toplam 34 milyon 500 bin Afrikalı ve Orta Doğulu kölenin öldüğü biliniyor. Örneğin, sadece Afrika’dan Amerika’ya Atlantik Okyanusuüzerinden götürülen zenci kölelerin 16 milyonu 1452-1807 tarihleri arasında çeşitli şekillerde hayatını kaybetti.      
Romalıların birbirleriyle savaştırarak öldürdüğü Gladyatörlerin sayısının da 3 milyon 500 bini aştığı düşünülüyor. Bir çeşit köle kabul edilebilecek olan gladyatörlerin kıyımı M.Ö. 264 yılı ile M.S. 435 yılları arasında gerçekleşti.

Öldürülen kızılderili sayısı Birinci Dünya Savaşı’nın kayıpları kadar
Tarihin en büyük soykırımı Avrupalıların Amerika’yı fethinden sonra 1492 tarihinden itibaren yaşandı. Avrupalıların en az 15 milyon Kızılderili’yi öldürdükleri tarihçiler tarafından kabul ediliyor. Bir karşılaştırma yapılmak istenirse, Amerikan İç Savaşı(Civil War)’nda ölenler 620 bini asker olmak üzere 675 bin kişi idi. Öldürülen Kızılderili sayısı 1. Dünya Savaşı’nda kaybedilen asker ve sivillerin toplamına eşittir.
YÜKSEK İNSAN KAYBI YAŞANAN BAZI SAVAŞLAR

Vietnam Savaşı (1959-75) 4 milyon 200 bin
* Haçlı Seferleri (1095-1291) 3 milyon
Kore Savaşı (1950-53) 3 milyon
* Rus – Afgan Savaşı (1979-92) 1,5 milyon
* İtalyan – Habeş Savaşı (1935-41) 750 bin
İran  Irak Savaşı (1980-88) 700 bin
* Büyük İskender (M.Ö. 336-325) 500 bin
* Türk – Rus Savaşı (1877-78) 500 bin
* Irak’a karşı müttefiklerce yürütülen savaşlar (1990-2003) 350 bin
Saddam Hüseyin’in kıyımları (1979-2003) 300 bin
Matthew White’ın “The Great Book of Horrible Things” kitabından aldığım yukarıdaki rakamlar, hem asker hem de sivil kayıpları içeriyor.
 Yaman Törüner - Milliyet (12 Aralık 2011)

19 Aralık 2011 Pazartesi

GENÇLİĞE ELVEDA


video


GENÇLİĞE ELVEDA


Daha dün, ben henüz çok gençken
Hayatın tadı daha dilimde dururken
Yaşam dolu dolu, hoş bir oyunken
Geçiverdi günler, aylar, yıllar hemen

Günler geçip gider, geride kalırken
Umutlarım henüz avuçlarımdayken
Gözlerimden düşen gözyaşlarım henüz
Ayaklar altında yitip gitmemişken

Gördüğüm binlerce rüyanın her biri
Müjdelerdi sanki hep mutlu günleri
Geride kalınca o güzel rüyalar
Elde kalan yazık, hazin hatıralar

Sanki daha dün, biz hala gençken
Aşk kokan şarkılar, dillerimizdeyken
Yaşanan tüm aşklar geride kalırken
Bize kalan yalnız, hüzün ve yalan



Yaşanan günlerin, yazık ki her biri
Sona bir adımdı, hiç bilinemedi
Ardımda göz yaşı, kırık dökük kalpler
Sızlattı kalbimi, sonra birer birer

Hayatın anlamı, hiç sorgulanmadı
Yoksa aslında hep, hep hatırda mıydı?
Yaşarken belki de, yazık yaşanmadı
Geçip gitti ömür, pek bir şey kalmadı

Gençliğe bir dönüp hüzünle bakarken
Ne çok anı yüklü, “ben, yaşadım” derken
Güldürürken bir an, sonra da ağlatan
Yıllar geçip gitmiş farkına varmadan

İşte zaman geldi, dönüp baktığımda
Ardımda kaldıysa, güzel, hoş bir seda
Başardım öyleyse, büyüdüm sonunda
Gençliğe elveda, yaşama merhaba

Tayfun Güler 16 Aralık 2011

15 Ağustos 2011 Pazartesi

MY WAY

(Göcek'te Yelken)


6 Ağustos 2011, Cumartesi


"Havada kalan uçak yok, nasılsa inecek" diye düşünürken bir yandan da piste çok az kala motora gaz verip pisti pass geçen pilota hayıflanıyorum "Göcek'te yelken yapamadan ölmeme neden olursan iki elim yakanda olur". Denizin üstünden şöyle bir dönüp tekrar pisti sancağımızda bırakıp dağlara kadar bir gidip geliyoruz. Yeniden keskin bir dönüş ile pisti karşımıza alıyor, koltuk kenarlarını sıkı sıkı tutarken inmeyi bekliyoruz. İnşallah bu kez iner.

İkinci denemesinde pilot Onurair'in Atatürk Havaalanı'ndan 11.50'de kalkan uçağını Dalaman Havaalanı'na sorunsuz bir şekilde indirmeyi başarıyor. Çok şükür. Bavulları bir süre bekledikten sonra iki taksi tutup Göcek'e yollanıyoruz.

Bu hafta Göcek'te yelken yapacağız. Ekibin bir kısmı maviturcu ama olsun. Taski şöförüne Marintürk deyince "hangisi?" diye soruyor. Denizhan'ı arıyoruz telefonla. "Village Port" imiş. İki taneymiş bunlar: Village Port ve Exclusive. Marintürk Göcek Village Port, Büngüş Koyu'nda. (28º 56’ 00 E, 36º 45’ 15’’ N)Taksi ile güvenliğin kapısına kadar gelip arkadaki taksiyi bekliyoruz.

Bu sene kaptanımız Denizhan (Akkaya). Bilgiler onda. Çok sürmüyor gelmeleri. Teknemizin adı My Way. Firmanın ismi Sunny Holiday. Genç bir hanım kız karşılıyor bizi. Tekneye eşyaları koyup tekneyi bize teslim edecek olan Namık Bey'i bekliyoruz. Nanım Bey, uzun boylu genç bir arkadaş. Yarım saat içinde tekneyi bize tanıtıyor. O sıcakta hepimiz kan ter içinde kalıyoruz. Havuzluk nispeten daha iyi, bir miktar esiyor.

Ana yelken, standart yelken. Camadan halatları ikişer tane. Biri orsa yakasını, diğeri güngörmez yakasını aşağı çeken birer çift sarı ve yeşil halatlar var. Ana yelken mandarı ise siyah bir halat. Bumba iskotası ile pupa palangasının halatı sarı şeritli siyah, birbirinin aynı iki halat. Teknemiz 43.3 Feet, 2005 model Beneteau Cyclades. Birazcık yıpranmış. Teslim töreni, Marmaris'teki Yüksel Yatçılık'ta olduğu gibi ayrıntılı değil. "Tekneye iyi bakın" diyerek teslim sürecini bitiriyor Namık Bey.

T şeklinde büyük bir iskelenin sahile yakın olan tarafındayız. Kamaralar paylaşılıyor, bavullar yerleştiriliyor ve hemen marinanın içindeki Carrefour'a alışverişe gidiliyor. Her zamanki listemize, biz tekneyi teslim alırken göz gezdiren hanımlar tarafından eklemeler, çıkarmalar yapılıyor. Carrefour'da alışverişe daha yeni başlamışken "biz açız" seslerinin yükselmesi üzeirne alışveriş arabası olduğu yerde bırakılıp hemen yanındaki Sarnıç restorana koşuyoruz. Gerçekten acıktık. Günün menüsünde İzmir köfte, pilav var.


Sarnıç Restoran

Karnımız doydu, kan şekerimiz yükseldi, daha akılcı alışveriş yapabiliriz artık. Listeyi dörde bölüp alışverişe girişiyoruz. Kalıp buz almaya, Oğuzhan'ı DiaSa'ya gönderiyoruz. Dolap sanki biraz sorun çıkaracak gibi. Namık Bey de uyarmıştı zaten, "buz koyarsanız daha randıman alırsınız" diye.

Malzemelerin dolaplara yerleştirilmesinde küçük misafirimiz Nehir de bize yardımcı oluyor. Saat 17.30'da motoru çalıştırabiliyoruz. Hedefimiz Göbün.
Marintürk Göcek Village Port
Göcek'in yeşilliği daha şimdiden bizi sarıp sarmalıyor, büyülüyor. Marina yavaş yavaş geride kalırken en fazla 8 dm sürecek bugünkü yolculuğumuza odaklanıyoruz.

İskele baş omuzluğumuzda Göcek Adası ile anakara arasındaki boğazdan geçip Göcek Koyuna giriyoruz.

İleride yelkenlerini açmış tekneler bizi çağırıyorlar. Biz de cenovayı şöyle bir deneyip sonra kapatıyoruz. Sonra motorla Göbün'e doğru ilerliyoruz. Koyda, maksimum 2.000 devir yapmamız istenmişti. Bu devirle bile 6 knot hız yapıyoruz.

Bir süre sonra dümen bende. Keyifler yerinde.


Saat 19.00'da Göbün'de restoranın iskelesine kıçtan kara usulca bağlanıveriyoruz (28º 53’ 60 E, 36º 38’ 57’’ N). Derinlik, iskelede 3.8 metre.

Göbün Koyu
Akşam yemeği için balık düşünüyorsak şimdiden ayırtmamızın uygun olacağını söylüyorlar. Fiyat uygulaması bir değişik buralarda. Lagosun kilosu 140 TL. Yanında meze ve salata dahil. 3 kiloluk bir lagos ayırtıp Denizhan'dan rica ediyorum bir bakması için. Balıktan en iyi o anlıyor. Fiyat çok yüksek geliyor Denizhan'a. Levrek de 130 TL. Adana'dan beri lagos yememiştim, lagos için ısrar edince sıkı bir pazarlık başlıyor. En son 265 TL'a anlaşıyorlar. Garson mutlu oldu mu bilemiyorum. Folyoya sarıp fırına atacaklar balığı.

Hemen önce denizin sonra da buzdolabımızdaki biraların tadına bakıyoruz. Gün, hafif bir kızıllığın arkasına saklanarak yerini geceye bırakmaya hazırlanırken Oğuzhan ile ikimiz, restoranın biralarının tadına da bakmaya karar veriyoruz.

Salata, mezeler ve kalamar, Tekirdağ'ın ilk yudumlarına eşlik ediyor. Bir saat sonra fırından çıkan lagos ise bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Çiğ kalan yeri olmamasına rağmen balığın eti oldukça sert. Söylene söylene yiyoruz. Garson da mutsuz oldu, biz de. Ama yine de hava güzel, ortam güzel, sohbet güzel. Yeni güne adım atamadan uykuya mağlup oluyoruz.

7 Ağustos 2011, Pazar
Saat yedide ayaktayım. Göbün de yeni yeni uyanıyor zaten. Teknelerde çıt yok henüz. Benden başka bir de garson var uyanmış, masaları temizleyen.
Göbün


Gözlerimi şenlendiren manzarayı fotoğraflayıp suya bırakıveriyorum kendimi sessizce.

Saat 08.00 gibi iskeleyi gerimizde bırakıyoruz. Kahvaltıyı yandaki koyda yapacağız.

Dar Boğaz
Dar Boğaz sancağımızda daha görünemeden iskeleye dönüp Merdivenli Koyu'na giriyor ve 15 metreye demir bırakıyoruz. Koyda ufak bir kumsal var. Kumsalı sancağımızda bırakarak koyun batısına demirliyoruz. (28º 53’ 27'' E, 36º 38’ 64’’ N). Halat bağlama görevi Mehmet'de.

Gezinin teknedeki ilk kahvaltısı benden. Beklenen salamlı, kaşarlı omletimi yaparken ekip denizde.
Ekip kahvaltıya otururken de ben denizdeyim. Serinlemem lazım.
Dün akşam ve bu sabah Küçük Kapıdağ Yarımadası'nın kuzeyindeki koylardaydık. Kahvaltı sonrasında yarımadanın bir de güney kıyılarını keşfetmek istiyoruz.

Saat gibi, koltuk halatımızı alarak koyu gerimizde bırakıp Dar Boğaz'a yöneliyoruz. Saat 10.30.
Merdivenli Koyu - Batı yakası

Merdivenli Koyu - Doğu yakası
Bir saat sonra, Küçük Ağa Limanı'ndayız. Büyük Ağa Limanı ile yan yana duran bu koya 15-16 metreye demir atıyoruz. Deniz yüzeyinde bir miktar kirlenme var. Açık denizden geliyor bunlar. Suya atlamak bana düşüyor.  (28º 52’ 12'' E, 36º 37’ 31’’ N).

Sancağımızda, ufak bir kumsal ve orada demirlemiş bir tekne var.
Deniz faslı uzun sürmüyor. Kirlenme nedeniyle pek sevmiyoruz bu koyu. 12.00'e doğru demir alıyoruz.

Kızılkuyruk Burnu'nu geçip sonra tekrar geri dönüyoruz. Yanıbaşımızdan bütün hışmı ile geçen motoryatın yarattığı dalgalarla bir o yana bir bu yana yatarken Karaburun'un güneybatısında kalan ve Heikell'in kitabında Ragged Bay diye isimlendirilen koyu geçtiğimizi görüp geri dönüyoruz. Bahsettiğim tüm bu lokasyonlar birbirine çok yakın. Koydaki adanın kuzeyinde 14-15 metrelere demir bırakıp karadan da bir koltuk halatı ile bağlanıyoruz. Arap Adası'na benziyor burası.  (28º 53’ 33'' E, 36º 38’ 15’’ N).
Ragged Bay'daki ada
Ragged Bay
Deniz burada da açık denizden gelen kirlenmeden nasibini kısmen almış. Öğle yemeğimiz burada. Saat 3 gibi demirimizi alıyoruz. Hedefimiz Hamam Koyu.


Yine Darboğaz'dan geçerek Göcek Körfezi'ne giriyoruz. Boğazı geride bırakır bırakmaz yelkenleri açıp motoru kapatıyoruz. Körfez'deki ilk yelken seyrimiz bu. İşte bu sessizliğe hayranım ben.


Sessizliği Oğuzhan'ın sesi bozuyor. En küçüğümüz Nehir'in kolluklarından birini suya düşürmüşüz. "Bir tane daha var" diyor Denizhan, ama olmaz, kolluğumuzu suda bırakmayız. Yelkenleri indirmeden o kolluğu sudan alacağız. Körfezde trafik biraz fazla ama olsun. İlk denememizde kakıç ve kova hamlelerimiz boşa gidiyor. Kakıç kolluğun içine girmiyor, kova ile de kolluğu tutturamıyoruz. Bize bir kepçe lazım ama yok. Nehir'in ağlaması karışıyor kahkahalarımıza. Nehircik kızımıza olayı açıklayıp susmasını sağlıyoruz. Tekrar dönüp geliyoruz. Bu kez de Gülsev kaptan, kolluğun yanına kadar getirmesine rağmen bizi yine alamıyoruz kolluğu tekneye. Nehir yine basıyor çığllığı. Gözyaşları içinde ağlıyor. Söz veriyoruz kendisine kolluğu mutlaka denizden alacağımıza dair. Susuyor.
Man Over Board çalışmamız 

Üçüncü defasında da kolluğun dibine kadar gidip almayı başaramayınca Oğuzhan atlayıp getiriyor kolluğu tekneye. Başarımızı kahkahalar ile kutlayıp Hamam Koyu'na döndürüyoruz rotamızı. O da orada bizi bekliyor zaten. O kadar küçük ki körfez.



Hamam Koyu ile Kapı Koyu birbirlerine bitişik. Bence ikisi de tek bir koy. Önce koyda girişte sancağımızda kalan restoranın iskelesinden çağırıyorlar bizi.

Ama ekip bu gece teknede olmak istiyor. Koyun güneyinde kalan yerde gözlerimiz uygun bir yer arıyor. Bir motoryat ile katamaran arasını gözümüze kestiriyoruz. Şöyle gidip bir baktığımızda Heikell'in kitabında suyun altında kare şeklinde bir taş var dediği yer olduğunu görüyoruz bu yerin. Her ne hikmetse oraya bağlanmaya karar veriyoruz. Taş, burnumuzdan getiriyor önce ama, koltuk halatlarını iyi ayarlayınca taştan emniyetli bir mesafede tekneyi sabitlemeyi başarıyoruz. Saat 17.30. Bu gece buradayız. (28º 50’ 98'' E, 36º 38’ 56’’ N). Derinlik 5.5 metre. Hamam Koyu hemen yanıbaşımızda, biz ise Kapı Koyu'nda demirledik.

Koyun denizi çok güzel ama biraz kalabalık. Yanımızdaki motoryat bir süre sonra ayrılıyor. Biraz uzağımıza bir gulet demirliyor. Bir süre sonra da gulet ile aramıza bir yelkenli.
Kapı Koyu
Akşam yemeğinde önce süte batırılmış sonra da galeta unu ve susamla bulanmış ve kendini teflondaki kızgın yağda bulmuş tavuk kanatları, makarna, patlıcan kızartma var. Teknedeki ilk ve son şarap tüketimimiz bu gece oluyor. Akşam yemeğinin ardından gitarın telleri kısa bir süreliğine ve bu hafta için son defa titreşiyor. Yandaki gulette bir kovalamaca başlayınca, koltuk halatlarına pet şişelerimizi geçirip farelere karşı önlem alıyor ve yatıyoruz. Saat 23.00.


8 Ağustos 2011, Pazartesi
Güne erken uyanıyorum yine.Kapı Koyu henüz uyuyor, çıt yok.
Kapı Koyu'nda yeni bir gün
Merdivenlerden kendimi suya bırakırken koyu uyandırmamaya gayret ediyorum.

Kahvaltıda gözleme var bugün. Ekibin bir kısmı denizde iken Ayşegül ve Denizhan gözlemeyi pişiriyorlar. Bir de kayıktan aldığımız yeni pişmiş ekmekleri de koyunca masaya denizde kimse kalmıyor bizim mürettebattan.

Gündüz gözü ile dibine bağlandığımız taşı görmek daha bir kolay oluyor.

 Onu çeyrek geçe koyu arkamızda bırakıyoruz.
Kapı Koyu ve Hamam Koyu gerimizde
Hamam Koyu'nun kuzey doğusunu kapatan Kuyucak Burnu'nu geçer geçmez burnun güneyinde kalan koyda bir deniz molası veriyoruz.


Botun motorunu indiriyoruz bota. Önce Oğuzhan bir dolaşıyor koyda. Denizhan ve Nehir de ufak bir bot gezisi yapıyorlar. Sonra da Esma ile bana geliyor sıra. Ama biz, motorun sesine uzun süre dayanamıyoruz.

Saat 12.30 gibi bu küçük, sessiz ama adını bilmediğimiz koyu geride bırakıp Fethiye Körfezi'ne doğru yola çıkıyoruz.
Kuyucak Burnu'nun güneyindeki küçük koy

Bugün Göcek Körfezi'nden çıkıp Fethiye Körfezi'nde Turunçpınarı'nı ziyaret edeceğiz. Akşama da Gemiler adası'nda olmayı planlıyoruz.
Yine Dar Boğaz'dan geçerek Fethiye Körfezi'ne giriyor ve yelkenlerimizi açıyoruz. Vinçler, bir hafta boyunca her seferinde olacağı gibi bu kez de görevlerini tam olarak yerine getirmede isteksizler. Bir kişinin de halata asılması gerekiyor.

Turunçpınarı'nda Osman'ın Yeri (Osman'ın Yeri - Turunçpınarı ) mutlaka görülesiymiş. Biz, akşam yemeğinde burada olamayacağız, ama yine de merak ediyoruz.

Çok güzel bir yelken seyrinden sonra Turunçpınarı koyuna girip yelkenleri indiriyoruz. Turunçpınarı'nın iskelesine bağlanmak içimizden gelmiyor. Demir atıp restoranın iskelesini sancak başomuzluğumuzda bırakarak  kıçtan bir halat ile karaya bağlanıyoruz. Koy  gerçekten çok güzel ve ve restoran şık. (29º 03’ 86'' E, 36º 36’ 86’’ N).


Ekip bazıları yüzerek, bazıları da (Denizhan ve kızı Nehir) botla karaya çıkıyor. Ben de yüzmeyi tercih ediyorum. Yüzerek karaya çıkan mürettebat bir anda acıktığını fark ediyor ve 8 porsiyon köfte, patates kızartması, yoğurt ve iki salataya 310 TL para ödeyip söylene söylene teknemize dönüyoruz. Akşam kalıp balık yeseydik ne ödeyecektik acaba diye merak ediyoruz.

Saat 17.00 gibi demirimizi alıp yola koyuluyoruz. 17-18 dm yolumuz var. Yelkenlerimizi açıyoruz hemen, apaz seyri ile güzel yol alıyoruz.  Karadağ Yarımadası'ndan Akdeniz'e batı yönünde uzanan Ilbız Burnu'nu geçip doğuya dönünce GPS'imiz bozuluyor. Kırmızı açıp kapama düğmesi zaten sorunlu. Paneldeki sigortadan kapatıp açıyoruz. Bir ara harita geliyor ama teknemiz yok. Receiver'ın üzerini temizleyip bir daha deniyoruz. Sonunda tamamen kitlenip devre dışı kalıyor. Manuel GPS'i var Denizhan'ın, onu açıyoruz. Namık Bey2i arıyoruz. Parmağımız kırmızı düğmede iken paneldeki sigortadan tekrar açmamızı söylüyor. Bu kez açılıyor chart plotter.

Tuzla Burnu (solda) ve Karacaören Adası (sağda)

Karacaören Adası'na doğru giderken yanıbaşımızda bir yelkenli daha var. Biz biraz açıktan gittiğimiz için gerisinde kalmıştık. Elektroniğimiz çalışır hale gelince karaya daha yakın gidip onu geride bırakıyoruz ve Gemiler Adası'nın arkasına giriveriyoruz ondan önce. Saat yediye geliyor. Geciktik, yer bulma sorunu olmaz inşallah.
Gemiler Adası, Turunçpınarı ile arasındaki Karadağ Yarımadası'nın güneyinde, Karacaören Adası'nın kuzey doğusunda, yarımadanın Delikli Burun ile Beştaş Burnu arasındaki alan ile bir boğaz oluşturacak şekilde batıdan doğuya uzanan bir ada. Üzerinde eski bir kaç kilise ve bir fener bulunuyor.

Gemiler Adası'nın arkasına geçiverince bir sürü bağlanmış tekne ile karşılaşıyoruz. Ne kadar popüler bir yermiş burası ve ne kadar kalabalık. Bir kaç tane tonoz var ama hepsi dolu. Adanın kuzey kıyısında derinlik zaman zaman artıyor ve demirlemeye (en azından bizim için) imkan vermiyor. Boş bulduğumuz bir yere, 18-19 metrelere demir bırakarak kıyıya yaklaşıyoruz. Demirin tuttuğundan emin olduktan sonra suya atlama görevi bana düşüyor. Kıyıda doğanın oluşturduğu doğal anelelere iki halat bağlayarak tekneyi sabitliyoruz. (29º 04’ 20'' E, 36º 33’ 31’’ N)


Sağımız solumuz ve karşımız tekne dolu.
Gemiler Adası'nda sancağımızdaki tekneler

Pruvamızdaki tekneler

İskelemizde gün batımı

Güneş kısa bir süre sonra batarken bize görsel bir şölen sunuyor.

Akşam yemeğinde makarna var. Ekip yorgun. Çok geçe kalmadan gözler kapanıyor.

9 Ağustos 2011, Çarşamba

Sabah 6.30'da gözlerimiz açılıyor. Bu akşamki hasar büyük. Isırılmadık yerim kalmamış. Fenistil krem ile kaşıntının büyük bir kısmını azaltmak mümkün oluyor. Ama ısırılan o kadar çok kişi var ki, Fenistil yetmiyor.
Denizhan da erken kalkmış. Adaya çıkalım öyleyse. Sürekli kaşınan Oğuzhan da bu sabah erken uyanmak zorunda kalıyor. Esma ve Ayşegül de kalkınca 6 kişilik ekiple ada keşfi başlıyor. Oğuzhan'ı ekmek satan motor ile gönderdik. Biz de 5 kişi bota binip yavaştan yavaştan adaya çıkacağımız yere gidiyoruz. Müze bekçisi saat 10'da gelirmiş. Bu kez ücret ödeyemeyeceğiz, ne yapalım.

Ada'ya çıktığımızda gördüğümüz tabelada yazdığına göre ada, Erken Bizans dönemlerinde iskana açılmış. Noel Baba adıyla bilinen Aziz Nikolas'ın (Aya Nikola) bu adaya geldiğine ilişkin bilgiler nedeniyle önem taşımaktaymış. Bazı kaynaklara göre Symbola ismi verilen bu bölgede yer alan adada, dini ağırlıklı yapılar ve bir kaç küçük ev bulunmaktaymış. Dört büyük kilise, pek çok tonozlu mezar, iki kiliseyi birbirine birleştiren bir koridor görülmeye değer yapılar arasındaymış. MS XII. yüzyıla kadar hayatn devam ettiği bu ada, Batı Akdeniz ülkelerinden Filistin'deki kutsal topraklara giden gemilerin uğrak yeri olarak görev görmüş.

Aya Nikola Adası




En tepede, manzara muhteşem. Bir yanda ada ile yarımada arasındaki boğazda demirlemiş gemiler, bir yanda Darboğaz Koyu, güneyinde İnceburun, onunla Tuzla Burnu arasında kalan Karacaören ve diğer tarafta Babadağ ve çevresindeki dağlar.





Sekize doğru ada keşfi bitiyor.
Bot bu kez 6 kişiyle, suya daha çok batmış olarak tekneye dönüyor.

Kahvaltımızı Kalevezi Koyu'nda yapalım derken Hürü Teyze'nin gözlemelerine dayanamıyoruz. Çayımız yok ama bazılarımız kuru kuru, bazılarımız da icetea eşliğinde lezzetli gözlemeler ile karınlarını doyuruyorlar. Yola koyulduğumuzda çay da ocağa koyulmuş durumda.


Kalevezi Koyu, daha motor ısınmadan, Beştaş Burnu'nu döner dönmez karşımıza çıkıyor. Kuzey batıya doğru yarımadanın içine giren küçük bir koy bu. Sağında solunda birer tane de gizlenmiş küçük koy içeriyor. Karşıdaki kumsalda bir tane yelkenli tekne dururken bu iki koyda 5-6 tane tekne var. Guletlerler, girişte solda kalan küçük koyu tercih etmişler. Saat daha erken. Gözümüze kestirdiğimiz, sağ tarafımızda kalan küçük koyda 4 tekne var. İkisi birbirine bordalamış iki tekne koyun solunda, aralarında biraz görgüsüzlük ederek girebileceğimiz bir boşluk olan iki tekne de koyun sağında demirlemişler, uyuyorlar. Usturmaçaları bile inik değil. Oraya demir atıp aralarından geçerek bağlanmaya çalışıyoruz. Biraz daha kıyıya yaklaşarak bağlanınca ikisinden de yeterince uzakta kalmış oluyoruz. İki tane de koltuk halatı ile yine doğanın yapmış olduğu doğal anelelere bağlanınca denize girmek ve yarım kalan kahvaltıyı (en aznından bazılarımız için) tamamlamak için bir engel kalmıyor. (29º 05’ 43'' E, 36º 33’ 74’’ N)
Kalevezi Koyu
Kalevezi Koyu

Yandaki tekneler yavaş yavaş güne uyanırken biz yeniden kestirme modundayız. Oğuzhan hamburger dolaştıran bir motorlu tekneyi çağırdığında ise talibi çok oluyor.

Bugün vaktimiz müsait. Öğleden sonra Ölü Deniz'e, akşam da Fethiye Ece Marina'ya gideceğiz. O nedenle tüm miskinliğimiz üzerimizde
Yanımızdaki tekneler birer ikişer gidip yerine yenileri gelirken biz yerimizden kıpırdamıyoruz öğleden sonraya kadar.
Öğle yemeğimizi de burada yedikten sonra hareketlenmemiz 14.30'u buluyor. Önce koyu, sonra da Gemiler Adası'nı geride bırakıp Ölü Deniz'e doğru kırıyoruz dümeni. Yorgan Burnu'nu dönüverince Ölüdeniz'in neredeyse dibinde bir koy var. Oraya demirleyip botla Mehmet'leri Ölüdeniz'e göndereceğiz. Bu koy, Ölüdeniz'in hemen güneydoğusunda yer alıyor ve Likya World'ün önündeki kumsala, Babadağ'dan atlayan paraşütçülere bakıyor.

Dümen bende. Buraya demirlemek bir zulüm oluyor hepimiz için. Önce demir tutmuyor. Koltuk halatlarından biri zar zor bağlanmışken rüzgar bizi yandaki kayanın ve katamaranın üzerine atıyor. Biz demirlerken rüzgarüstünde olan bu halat, şimdi rüzgar altında. Rüzgar üstüne yeni bir halat bağlamak için Denizhan suya atlıyor. İki halatı uçuca birleştirmemize rağmen uzunluğu yetmiyor. Rüzgar bizi yandaki teknenin üzerine doğru atarken 3. halatı da diğer ikisinin ucuna bağlayan mürettebat, halatın boşta kalan ucunu tekneye bağlamayı unutunca kayaya başarı ile bağlanmış halatın diğer ucu suya düşüyor ve batıyor. Denizhan, garibim, batan halatı binbir güçlükle toplamaya çalışırken ben de yandaki katamaranın üzerine çıkmamak için bizi karaya bağlayan halatı da suya bırakıp çıkıyorum oradan. Yeniden demir atıp geliyoruz. Bu teknede her seferinde olduğu gibi ya uzaktan kumandanın demiri bırakma tuşu çalışmıyor, ya vinç kolu ile kavatelayı gevşetip demiri kendi ağırlığı ile bırakmak hemen mümkün olmuyor. Bir kez daha çıkıp 3. kez demir atıyorum. Bu kez tutup tutmadığından iyice emin olacağım. Tornistanda ve rüzgarüstüne basılı dümenle tekne yerinde durmayı başarında demirin tuttuğuna karar verip bağlanma çalışmalarını yeniden başlatıyoruz.
Uzun tek halatımız karada Oğuzhan'ın elinde. Denizhan ise rüzgarüstünde hala bağlanacak bir kaya aramakta. Mehmet botu kürekle önce Oğuzhan'a götürüp onu ve elindeki halatı bize getiriyor, sonra da Denizhan'a gidip bağlanmamıza yardım ediyor. Ancak botun oturulacak oturağını takmamış olduklarından hepsini yapması mümkün olmuyor ve suda balık avlamaya çalışan bir adam botu halatından tutup yüzerek bize getiriyor.

Böylece önce Mehmet'i kurtarmış oluyoruz. Sonra halatlar da bağlanınca da kendimizi. (29º 06’ 63'' E, 36º 32’ 83’’ NYaklaşık bir saat süren bu bağlanma macerasından sonra Oğuzhan, Mehmet, Ayşegül, Gülsev ve Esma botla tekneden ayrılıyorlar. Onlara tam bir saat verdik, 17.00'de tekne hareket edecek.

Bu arada Babadağ'dan atlayan atlayana. İkişer üçerli grupların yanısıra filotila şeklinde atlayanlar da var. Kimi üzerimizden uçup geri dönüyor, kimisi ise Ölüdeniz'e doğru gidip dönüyorlar.


Saat tam 16.55'te köşeyi dönüp bize doğru geliyor bot. İçindekilerin sayısı da tamam. Saat beşte demiri topladığımız gibi biz yoran bu yerden ayrılıyoruz hızla. Yolumuz şimdi bize uzun gözüküyor. Hava kararmadan Fethiye'de oluruz ama yol sanki yine de uzun.
40 dakika sonra Karacaören Adası'nı bir kez daha, bu sefer sancak bordamızda bırakıyoruz.
Karacaören Adası
Tekrar Ilbız Burnu'na doğru dümen tutuyoruz. Dalgalar biraz büyücek bu sefer. Tam pruvadan almamak için biraz açılıyoruz. Sonra burnu dönünce de bu kez tam bordadan geliyorlar, İçeride uyuyanlar da telaşla uyanıp havuzluğa gelince biraz daha rotamızdan çıkıp Göcek körfezine doğru yöneliyoruz. Turunçpınarı'nın olduğu koyu kurtarır gibi olunca sancağa 90 derece dönüp dalgaları arkamızdan alarak Fethiye'ye doğru ilerliyoruz sallana yuvarlana.
Yediyi çeyrek geçe artık Fethiye karşımızda. Kızılada'yı arkamızda bırakıp Fethiye Adası'nı iskele başomuzluğumuzda gördüğümüzde, sağda kıyıda bir uyarı levhası görüyoruz "Hızınızı azaltın. Tehlike var". Bir katamarının peşine takılıp ada ile kara arasındaki dar kanaldan geçiyoruz.


Hemen pruvamızda, Fethiye sahilinin yer aldığı alanın biraz açığında uzunca bir alana yayılan sığlık var. Bu sığlık şamandıralar ile işaretlenmiş. Letonia'dan uzanan burnu da geçince tam güneye dönüyoruz. Sahil ve şamandıralar iskelemizde kalıyor. Şamandıralardan bir tanesi çok rahat görülürken, marinaya yakın olanı sahile bağlanmış guletlerin silüetlerinde kaybolduğu için görülmüyor. Katamarının girdiği yeri gözden kaçırmamaya çalışıyorum. Marinanın etrafında dört tane sarı şamandıra var. Chart Plotter'da gözüküyor hepsi. İki tanesini iskelemizde bırakıp yavaşça geçtiğimizde marinanın girişi gözüküyor. Palamar botu da bizi karşılamaya geldi zaten. Diğer ikisini ise sancağımızda bırakıp sola dönüp marinanın içine giriyoruz. Eyüp Oğan'ın önerisi ile duşlara yakın bir yer rica etmiştik. Öyle bir yere götürüyorlar bizi. Sorunsuz bir şekilde iki teknenin arasındaki bir teknelik yere My Way'i sığdırınca çok mutlu oluyorum. Koltuk halatları ve tonoz da sıkıca bağlanınca motoru kapatıyoruz (29º 06’ 11'' E, 36º 37’ 36’’ N). Derinlik 6.8 metre. Saat 19.30.

Burası kocaman bir marina. Çok beğendik. Denizhan 43 feetlik teknenin bir gecelik bağlanma ücreti olarak 113 TL yatırıyor. Elektrik içinde. Su da öyle.
Herkes havlusunu alıp duşlara koşuyor. Yarım saat sonra herkesin yüzünde gülücükler var. Herkes misler gibi kokuyor.

Balıkçılar Çarşısı, yürüme mesafesindeymiş. Yürüyüyoruz biz de. Yirmi dakikalık bir yürüyüş sonrasında canlı Fethiye sokaklarını geride bıraktığımız bir anda sanki gizli bir kapının arkasından çıkarmış gibi çıkıveriyor karşımıza Balıkçılar Çarşısı. Gerçekten bir kemerin içinden geçtiğinizde kocaman bir balıkçılar çarşısı, etrafında bir sürü restoran ve keyifli insanları görüyoruz. Balık seçmek Denizhan'ın sorumluluğunda, pazarlık etmek ise Mehmet'in. Ben de bana doğru teklifte bulunmak üzere yaklaşan ilk garsonun gösterdiği yere oturuyorum. Sekiz kişilik servis açılıyor. Garsonumuz Maraşlı. Tarif ettiğim, ince kıyılmış, domatesi bol, sarımsak, kırmızı pul biber ile renklendirilmiş, nar ekşisi ile tatlandırılmış roka salatasını kendi elleri ile hazırlıyor.
Bu kez levrek tercih edilmiş. Kalamarlar ile geceye başlayıp levrek ile bitirirken gezici orkestradan şahsi isteğim "Dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç" ile içimde birikip kalmış notaları ve sözleri salıveriyorum gecenin havasına.
Yürüyerek tekneye dönerken Maraş dondurması ile biraz daha keyifleniyoruz. Rotamızın bu bölümünü Fethiye Ece Marina ve Balıkçılar Çarşısı'nı monte ederek tüm mürettebatın mutlu olmasını sağlayan Eyüp Oğan'a içimden bir kez daha teşekkür ediyorum.
Yatışımız bu kez nihayet 24.00'ü geçti.




10 Ağustos 2011, Perşembe

Bu sabah benim bile uyanmam 9.30'u buluyor. Kahvaltı öncesinde marinanın içindeki Carefour'dan eksiklerimizi tamamlamamız, ama öncelikle bizi yarı yolda bırakan buzdolabını desteklemek üzere buz almamız lazım. Oğuzhan ve Denizhan ile birlikte alışverişi süratle yapıp kahvaltımızı da ettikten sonra marinadan ayrılıyoruz. Saat 12.00.
Fethiye Ece Marina
Bugün Fethiye Körfezi'nin kuzey yakasını gezeceğiz.
Marina girişinde sancakta bırakılacak şamandıralar
Ece Marina çıkışı
Ece Marina çıkışında sancakta kalan şamandıralar
Bugün kaptanımız Esma, dümende o var.


Fethiye Adası'nı geçtikten sonra önce Kızılada'yı, sonra Deliktaş Adaları'nı iskelemizde bırakarak Kargıbükü'ne doğru yükseliyoruz. Büyük Kargı Koyu'na bir girip çıkıyoruz. Denizini beğenmedi hanımlar.
Deliktaş Adaları
Sonra Katrancık Adası'nı da geçip Küçük Kargı Koyu'na giriyor, derin ama yine de demirlenebilecekmiş gibi görünen bir yerde rüzgara dönüp demirimizi 15 metreye bırakıyoruz. Karaya bağlanma görevi yine bende. (29º 01’ 11'' E, 36º 42’ 53’’ N).
Küçük Kargı Koyu
Öğle yemeğimizi burada yiyoruz. Saat 15.00 gibi demir toplayıp koyu arkamızda bırakır bırakmaz yelken açıyoruz. Zeytinli Adası ile Tersane Adası arasından geçerek Sarsala'ya gideceğiz.
Tersane Adası (solda)
Körfezde çok güzel yelken yapıyoruz. Saat 18.00 olmadan Sarsıla Koyu'nda çok hoş bir restoranın iskelesine zar zor bağlanıyoruz. Rüzgar sancağımızdan basarken Esma'nın manevrası biraz güç oluyor. İkinci denemede Esma çok güzel yanaşıyor ama tonozun kaçırılması nedeniyle güç bela koltuk halatını ile iskeleye bağlanıyoruz. Motora ileri yol verip dümeni de sancağa basınca yavaş yavaş rüzgara, sancaktaki tekneye doğru yanaşıyor, tonuz halatının da çekilmesi ile yanaşmayı tamamlıyoruz. Son koltuk halatı ise problem oluşturmuyor bize. (28º 51’ 44'' E, 36º 39’ 37’’ N). Derinlik 3.7 metre.
Küçük Sarsala (Sarsıla) Koyu


Deniz ve bira faslından sonra akşam yemeği teknede (!). Restorandan salata, patates ve kalamar takviyesi geliyor. Sızışımız yine aynı gün.


11 Ağustos 2011, Perşembe


Kahvaltı, restorandan alınan sıcacık ekmekler ile şenleniyor bu sabah. Sosisli omletler, Nehir'in Nutella'sı, domates, salatalık, peynir de kahvaltımızın diğer elemanları. Ekibin peynir tüketimi zayıf. Keza zeytin tüketimi de.
Aynı koyda denize sadece bir kez girme prensibimizi bu koyda da çiğniyoruz. Deniz o kadar güzel ki. 
Saat 10.30 gibi bu kez, Gülsev'in (Akkaya) kaptanlığında koydan ayrılıyoruz. Hedefimiz Domuz Adası.
Küçük Sarsala'dan ayrılırken
Domuz Adası'nda belediye'nin koymuş olduğu babalardan birine bağlıyoruz koltuk halatımızı, 15 metreye demir attıktan sonra. 


Altımızdaki derinlik 5.5 metre. Su muhteşem. Oğuzhan'ın Ölüdeniz'de binemediği için hayıflandığı parasailing ayağımıza geliyor burada. Esma ile ben hariç herkes parasailing motoruna biniyorlar Oğuzhan'dan sonra Ayşegül de heveslendi.
Bir saat kadar sonra ağızları kulaklarında geliyorlar geriye.


Gülsev kaptan, bu kez Tersane Adası'na götürüyor bizi. Tersane Adası'nın kuzey batısındaki koya demir atıyoruz. Bağlanmamız da kolay oluyor. (28º 54’ 82'' E, 36º 40’ 54’’ N). 
Tersane Adası
Deniz burada da güzel ama Domuz Adası'ndaki kadar değil. Yemeğimizi hazırlarken koy içinde artan rüzgarın, Göcek körfezinde kuzucuklara neden olduğunu buradan görebiliyoruz. Marmaris açıklarında 7-8 şiddetinde fırtına olduğunu biliyoruz. Kapalı Göcek körfezinde çok rahatsız olmayacağını tahmin ediyoruz rüzgarın.
Yemeğimizi bitirmeden yandaki tekneden yükselen bağırtılar ile kafamızı bir kaldırıyoruz ki, yanımızdaki tekne ile bizim demirlerimizin üzerine demir atmış bir arkadaş, pruvamızdan bize 90 derece açı ile geri giderek zincir döşüyor. Yandaki teknenin bağırtıları üzerine demirin de taraması ile birlikte motora tam güç ileri yol verip aynı hızla demiri toplayarak kaçıyorlar oradan. Yandaki teknenin demirinin taramamış olma ihtimali düşük. zaten çok kısa bir süre sonra koltuk halatlarını sökerek gidiyorlar. Birazdan sancağımızdaki yelkenli teknenin de demir tarayarak karaya çok yaklaştığını görüyoruz. Daha nefes almadan kısa bir süre içinde bizimki de tarayıveriyor. Rüzgar da oldukça fazla, yandaki tekneye yaslanmamak için koltuk halatlarını boşlayıp demirin üstüne yürüyoruz. Sonra da koltuk halatlarını alıp çıkıyoruz Tersane Adası'ndaki koydan ki Allah Allah. Dışarıda kıyamet kopuyor. Kuzucuklardan anlamalıydık zaten.


Rüzgar süratle 30-35 knotlara oturuyor. Mesafemiz çok uzun değil, dalgalar da rahatsız edecek kadar büyük değil. Motora kuvvet Taşyaka Koyu'na (Bedri Rahmi Koyu) doğru gidiyoruz. En fazla 39 knot görüyoruz. Ancak ekip keyifli.

Taşyaka Koyu'nda restoranın iskelesi boş. Ama önce Bedri Rahmi'nin çizimini görmeliyiz. Koyun ağzındaki bu esere mümkün olduğunca yakın bir yerlere demir atıp (iskeleye bağlanmayı tercih etmedik) yüzerek karaya çıkıp Bedri Rahmi'nin eserini seyrediyoruz yakından.


Sonra biz tekneye çıkarken Akkaya ailesi de botla gidiyor eseri ziyarete.


Ardından saat 5 olmadan koyun içerisindeki restoranın iskelesine tonoz alarak kıçtan kara bağlanıyoruz erkenden. 


Buzdolabımız artık çalışmadığından bu akşamki ne de güzel bağlandık karaya birasını restoranda içiyorum.


İkinci biradan sonra Oğuzhan'ın masa tenisi davetine icabet ediyorum. Ben Oğuzhan'ı mutlu ettikten sonra, Oğuzhan babasını, babası da beni mutlu ediyor. Mutlu bir şekilde restoranda masamıza oturuyoruz.


Bugün bazılarımız levrek yiyecek, bazılarımız ise et. Refakatinde ise rakı var.
Bu gece Nehir'in dansı geldi. Önce babası ile dans ediyorlar, baş başa, usul usul. Sonra bir kaç çocuk ve anneleri katılıyor dansa. Müziğin volümünün artması ile birlikte biz de dahil olmak üzere herkesler dans pistinde. 
Dolunay olmasına bir gün kalmış ayın etrafındaki halenin ne anlama geldiği hakkında Mehmet ile Denizhan hemfikir olamıyorlar.
Taşytaka - Nomad Restoran iskelesi
Gece havuzlukta uyuyorum ama mümkün oldukça. Sürekli bir rüzgar ve değişik onlarca ses var çünkü. Giderek artan rüzgar bir süre sonra uyumayı olanaksız hale getiriyor. Nihayet saat beş gibi Denizhan da uyanıyor. Bir çok diğer kaptan gibi. İskele sökülüp üzerimize ne zaman gelecek diye beklemeye başlıyoruz. Bazı kaptanlar iskeleyi karaya bağlayan halatlardan da koltuk alıyorlar. Denizhan da öyle yapıyor.
Saat beş buçuk gibi gün doğarken rüzgar biraz hafifliyor, bizler de yatıyoruz.



12 Ağustos 2011, Cuma


Bugün teknede son günümüz. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Yassıca Adalar, Göcek Adası, Sıralıbük gezeceğimiz yerler arasında. 
Kahvaltı sonrası motor çalıştırılıyor. Günün kaptanı Mehmet. Tonoz'da Oğuzhan. Baba oğul bizi iki tekne arasından çıkaracaklar. Tonozun bırakılması biraz geç, motora güç verilmesi de biraz erken olunca tonoz halatını pervaneye sarıyoruz. Önce tekne dümen dinlemiyor, kıçı sıyırarak iskelemizdeki tekneden bir yarım daire ile uzaklaşırken pruvamız, sancağımızdaki teknenin pruvası ile öpüşmekten son anda vaz geçiyor. Duruyoruz. Bağrışmaları bastırıyoruz. Önce bir miktar geri giden teknemiz çıktığı yere tekrar girmeye hevesleniyor. Yandaki kaptan "Biz geri geldik" deyince adamcağız gülüyor.
Denizhan dalıp bakmaya çalışıyor. Halat pervaneye dolanmış. Sonra restorandan yardıma geliyorlar. Bizim tonoz halatını boşlarken sancağımızdaki tekneyi yeni bir tonoz halatına bağlıyorlar. Bu sırada teknenin pruvası, bir ötedeki katamaranı sıyırarak bir kaç santim mesafeden geçip bir zamanlar sancağımızda olan ancak pruvaları aynı yöne bakan tekneyi yine sancağına alarak katamaran ile tekne arasına giriyor. Bu sırada koşarak öne geliyorum ve katamarana değmeden bu manevranın tamamlanmasına şahit oluyorum. 
Bu kez biz iskeleye bakıyoruz, sancağımızdaki tekne ise denize. Biraz evvel biz onların iskelesinde idik, şimdi sancağında. Teknenin usulca kendi kendine yaptığı manevra herhangi bir çatışmaya neden olmadan tamamlandığında tonoz halatının kurtarılma işlemi de sonlanıyor. Artık özgürüz.
Mehmet kaptan veriyor motora yolu, çıkıyoruz koydan. Koyun güney burnundaki kayayı sancağımızda bırakıp güneye dönüyoruz. Hedefimizde Sıralıbük var.


Sıralıbük Koyu'nda bir sürü tonoz var. Birine bağlanıveriyoruz. Bu koy çok güzelmiş. Denizi de öyle. (28º 51’ 52 E, 36º 40’ 61’’ N)
Sıralıbük
Saat 12.30.
Sıralıbük


Öğle yemeğini burada yedikten sonra mazot almak üzere Göcek'e gidiyoruz. Saat 14.30'da mazot iskelesine sancak aborda olup 50 litre mazot ve 20 TL da atık için ücret ödeyip tekrar körfeze geri dönüyoruz.
Denizhan önce Boynuzbükü'neveriyor rotamızı. Bu koy, pek çok derginin kapaklarına resim olan, çok güzel bir koy. (28º 53’ 75 E, 36º 42’ 70’’ N)
İçine girdikçe su sığlaşıyor ve çamur rengini alıyor. Bazılarımız sevmiyor bu koyu. Bazılarımız ise kaldıkça ısınıyorlar koya. 
Boynuzbükü


Deniz faslından sonra tekrar demir toplayıp Zeytinli Adası'na yöneliyoruz. Boş bulduğumuz bir tonoza bağlanıp denize giriyoruz. Deniz burada muhteşem.
Sağımızda solumuzda muhteşem yatlar.
Sonra Göcek Adası'nın da bir tadına baktıktan sonra son defa yelkenlerimizi açıp Göcek körfezine yelkenle giriyoruz.
Sonunda ne yazık ki yelkenleri indirme zamanı geliyor.

Marinalar önümüzde, güzelim Göcek körfezi ardımızda kalıyor.Son yanaşma, Denizhan'dan. Palamar botu tonozumuzu veriyor. Usulca yanaşıveriyoruz iskeleye.

Saat 18.40. Pozisyonumuz (28º 56’ 03 E, 36º 45’ 31’’ N). Derinlik 3.9 metre
Eksiksiz geldiğimiz için Denizhan kaptanımızı ve kendimizi kutluyoruz.
Göcek Ekibi